Bir Kör Öyküsü: Pul

Murat Kefeli
mrtkfl@muratkefeli.com.tr
www.muratkefeli.com.tr

"Çağırın şu görme engelli herifi bana!" diye kükrercesine bağırdı okul müdürü. Görme engelli olduğu için adama müsamaha gösteriyordu ama her şeyin de bir sınırı vardı. Biraz önce postacının getirdiği mahkeme celbini okuduğunda aklı yerinden çıkacaktı az kalsın. Bu kadar da olmazdı! Bütün iyi niyetine rağmen nasıl olurda böyle bir şey yapardı bu herif? Ona bir kez bile "kör" dememişti hakaret etmemek için. Gerçi o yokken "kör" diyordu ama sonuçta o bunu bilmiyordu.
Kör adam, ezbere bildiği koridorda yavaş yavaş ilerliyordu. Baston ona değil, âdeta o, bastona rehberlik ediyordu. Öğrenciler dersteydi, koridorda hiç ses yoktu. Ama buna rağmen bilerek, müdür efendiyi bekletmek için yavaş yavaş atıyordu adımlarını. Müdürün odasına yaklaşırken dik omuzlarını çökertti, yüz hatlarını yumuşatarak başını yere eğdi, bastonuna iki eliyle sarıldı ve kaybolmaktan korkan ürkek bir çocuk ifadesi verdi yüzüne. Kapıyı tıklattığında içeriden gelen öfke dolu sesi duyunca keyiflendi ve yavaşça kapıyı araladı. "Beni çağırmışsınız, efendim?" dedi yumuşak bir sesle.
Okul müdürü, kör herifin üstüne atlayıp yumruklamamak için kendini zor tuttu. Bunları yapan normal bir memur olsaydı zaten çoktan ipini çekmişti ama adam kördü… Ona yardımcı olmak zorunda hissediyordu kendini. "Evet, çağırdım!" dedi derin bir nefes alarak. "Otur şuraya!"
Kör adam, elindeki bastonu beceriksiz bir aptal gibi abartılı şekilde sağa sola sallayarak minik adımlarla odada ilerledi. Aslında koltuğun nerede olduğunu çok iyi biliyordu. Yapabileceği bir iş verilmesi için bu odaya bir buçuk yıldır defalarca gelmişti. Bundan yaklaşık iki yıl önce engelli memur sınavını kazanmıştı. İlk atandığı okuldaki müdür, ona uygun bir iş bulamadığı için buraya gönderilmişti. Zaten her şey de o günden sonra başlamıştı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye soran müdürün sesini duydu kör adam. "Ne gibi, efendim?" dedi her zamanki sakin tavrıyla.
"Bunun gibi!" dedi müdür, elinde tuttuğu mahkeme celbini ona gösterdi. Kör adam, hışırdayan bir kâğıt sesi duyunca durumu anladı; ama odadan içeri girerken takındığı edayla konuştu: "Efendim? Döner sermayeden pay almam için imzalanacak bir evrak mı uzatıyorsunuz?"
"Bunun paraya benzer yanı mı var? Kör müsün?" diye bağırdı elindeki kâğıdı sallarken. Öfkeden yanakları kızarıp gıdısının altı terlemiş olan müdür yutkundu. "Kör" dedikten sonra hatırladı adamın görme engelli olduğunu. Adamcağıza böyle bir kelimeyle hakaret ettiği için zihni utançla doldu müdürün. İçini çekip gıdısını kaşırken bu utanç aynı hızla yok oldu. Elinde tuttuğu kâğıdı masaya bıraktı. "Okulu dava etmişsin!" dedi. "Üstelik çok tehlikeli işlerde çalıştırdığımızdan yakınıp iş kazası bile geçirdiğini söylemişsin!"
Kör adam başını iyice yere eğdi. "Evet, efendim… çok üzgünüm ama davayı açmak zorunda kaldım. Ağır bir iş kazasıydı çünkü…"
Müdür, tıslarcasına burnundan soludu. Elindeki celbe göz attıktan sonra sordu: "Ne yaptın da zehirlenme tehlikesi geçirdin sen ha?" Mahkeme celbinde, verilen iş nedeniyle zehirlenme tehlikesi geçirildiği için tazminat talep ediliyordu.
"Fevkalade önemli olduğunu söyleyerek bana verdiğiniz görevi yaparken efendim," dedi kör. Yutkunduktan sonra devam etti: "Ah, ah, ah… verilmiş sadakam varmış… Az kalsın görev başında şehit oluyordum."
Okul müdürü çıldırmak üzereydi. Bu kör herif bir buçuk yıldır buradaydı ve bütün gün oturmaktan başka yaptığı bir iş yoktu ki. "Neymiş o iş?" diye sordu dişlerini sıkarak.
Kör adam oturduğu yerden hafifçe kıpırdandı. "Unuttunuz mu efendim?" dedi çekingen bir sesle. "Öğrencilerin devamsızlık bilgilerinin ailelerine gönderildiği zarflara pul yapıştırma işini bana siz vermiştiniz. Bu işi yaparken çok dikkatli olmamı, bu zarfların, çocukların ve ailelerinin saadeti ile geleceği için çok önemli olduğunu anlatıp memleketin istikbali için çok mühim bir görev üstlendiğimi belirtmiştiniz. İşte bana verdiğiniz bu ulvi görev esnasında şehit olmaktan son anda kurtuldum, efendim."
Müdürün gözleri faltaşı gibi açıldı. Adamın suratına yumruğu yapıştırmak için koltuğunu arkaya iterek ayağa fırladığında aniden durdu. Sehpa üstündeki bastonu görmüştü. Üstelik adama bu görevi verirken ona aynen o cümleleri söylemişti. Zehirlenme de neyin nesiydi peki? Acaba görmediği için bir aptallık yapıp şeker yerine deterjan falan mı koymuştu çayına? Müdür, kravatını gevşeterek yerine oturdu. "Ne oldu da zehirleniyordun? Altı üstü pul yapıştıracaktın!"
Kör adam yavaşça başını iki yana salladı. "Olur mu hiç öyle şey, efendim?" dedi sakin sakin. "Pul yapıştırmak, çok dikkat gerektiren önemli bir iştir. Lütfen yaptığım ulvi göreve 'altı üstü' diyerek küçümsemeyin," Sesindeki içerlemiş tonu müdürün fark ettiğini umuyordu kör. Son bir buçuk yıldır pul yapıştırma uzmanı olmuştu âdeta. Anlatmaya devam etti: "Bir kere, pulu koçanından yırtmadan çıkarmak için çok dikkatli olmanız gerekir…"
"Ulan, pulun koçanı zaten tırtıklı, çeksen cırt diye ayrılıyor!" dedi bağırarak müdür.
Kör adam yine başıyla olumsuzladı. "Olur mu hiç efendim? Tırtığın, diğer tırtığa hatırı kalır cırt diye çekerseniz… Nazik olmanız gerekir. Tüm tırtıklara eşit davranacaksınız ki ayrımcılık yapmamış olasınız… Tırtıkları birbirinden yavaşça ayırmanız şart. Ben, bir pulu yaklaşık otuz dakikalık büyük bir çaba ve gayret sonrası koçanından ayırıyorum. Birkaç dakika dinlendikten sonra pulu özenli bir şekilde kaldırıp ters çeviriyorum. Bu konu hem çok önemli hem de çok dikkat gerektiren bir şey."
"Hadi, ilkini anladım, pul yırtılmasın diye uğraşıyormuşsun, pulu ters çevirmenin nesi zor!" diye söylendi müdür.
"Çok zor çok…" dedi kör adam hayıflanarak. "Bu işlem çok dikkat gerektiriyor. Eğer çevirirken hızlı olursanız pul buruşabilir. Üstelik hızlı hareket ettiğim için pul elimden düşüp yönü karışabilir. Şey… şey… yani böyle bir şey olursa ben kör olduğum için durumu fark edemem…"
Kör adam, sağ elinin dış kısmını sol elinin avuç içine birkaç kez hafif hafif vurduktan sonra ekledi: "Sayın başbakanımızın resminin bulunduğu pulu ters yapıştırdığımı düşünsenize müdür bey? Ah, ah, ah… 'Sen, başbakanın burnunu nasıl ters çevirirsin ulan!' deyip sürerler adamı, ah, ah, ah…" Kör adam müdürün araya girip bir şeyler söyleyeceğini hissetti ama aldırmadan kaldığı yerden anlatmaya devam etti.
"Pulu itinayla kaldırdıktan sonra dilinizi iyice şaklatıp ıslatmanız şart. Sonra da pulu yavaşça yalamanız gerekiyor. Ama bu, fevkalade önemli bir iştir, iyi yalamazsanız pul yolda düşebilir. Memleketin istikbali için bu işe çok dikkat ediyorum. Zaten fevkalade önemli olan görevimin tam bu aşamasında şehit oluyordum, efendim."
"Nasıl?!" diye şaşkınlık dolu bir sesle sordu müdür.
"Üzerinize afiyet, pulu biraz fazla yalamışım da… Tam emin değilim ama çok yorucu ve yoğun geçen iş temposuna dayanamayıp pulu yalarken yorgunluktan uyuyakalmış olabilirim… İşte o esnada pulun tutkalı yüzünden zehirlenerek şehit olacaktım az kalsın."
Kör, tekrar sağ avucunun dışıyla sol elinin içine vurdu birkaç kez. "Beni Allah korudu müdür bey… Ah, ah, ah… Şehit olsam siz de çok zorda kalırdınız… Benim gibi fevkalade önemli işler vereceğiniz güveneilebilir başka bir personeliniz de yok. Ah, ah, ah."
Müdür, derin bir nefes alıp körün gözlerinin içine baktı. Ama zavallı kör, ona değil de masanın bir metre yanındaki menekşe ekili saksıya bakıyordu… Birkaç gün önce sekreterin getirdiği ve okula yüzlerce liraya mal olan kutuyu kenardan çekip aldı. Kutunun içinde fosforlu kalemle üzerine çarpı işareti yapılmış pulların yapıştırıldığı yüzlerce zarf vardı. "Peki ya bunlar ne?" diye sordu saksıya bakmaya devam eden köre. "Zarfların üstündeki pulları kalemle çizip ziyan ettikten sonra bana neden yolladın bunları?"
"Çok üzgünüm efendim…" dedi kör adam başını hafifçe yere eğerek. "Onlar istemeyerek yanlış yapıştırdığım için defolu hâle gelen zarflar… Ne kadar dikkat ediyor olsam da ben de insanım nihayetinde… Bazen ben de yanlış yapabiliyorum. Bu konuda ne deseniz haklısınız…"
Kör adam müdürün köpüren öfkesini hissedince başını yerden kaldırdı ve heyecanlı bir sesle ekledi: "Ama, ama gerçekten bana inanın, bu büyük sorunu aşmak için bir süredir uğraşıyoruz. MEB'de çalışan diğer kör arkadaşlarla bir araya gelip 'Pulu iyi yalama ve yapıştırma teknikleri araştırma projesi' adlı bir çalışma başlattık. Bu sorunu el birliğiyle aşacağız!"
Müdür, elindeki zarfı evirip çevirdi bir süre. "Bu zarfta, üstündeki kırmızı çarpı işareti dışında hiçbir sorun yok ki?"
Kör adam, hışırtı sesinin geldiği yere uzanıp üç dört zarfı eline aldı. "Var, var… Beceriksizliğim ortaya çıkmasın ve ben kırılmayayım diye söylemiyorsunuz biliyorum bunu… İnceliğiniz için size minnettarım, efendim ama ben kabahatimi biliyorum… Bakın?" dedi elindeki zarfı müdüre göstererek. "Bu pulun iki tırtığı kopmuş maalesef…" Diğer zarfı alıp parmağını pulun üstünde gezdirdikten sonra onu da müdüre doğru çevirdi. "Ah, ah, ah eşek ben… Bunu da bir milim soldan yapıştırmışım… MEB'in pul yapıştırma yönetmeliğine aykırı bir şey bu! Eğer gözümden kaçmış olsaydı vay hâlime! Üstelik efendim, bir de işin postane yanı var. Benim hatam yüzümden mor mührü pula yanlış vuracaklardı. Ah, ah, ah… Başbakanımızın gözünü morarttığım için işimden bile olabilirdim…"
Müdür, sakin olmak için kendini zorluyordu. Hiçbir şey söylemeden defolu zarf kutusunu yana ittirdi. Masada duran evrak sepetinden bir faks kâğıdına uzandı. Bu da geçen hafta İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden gelmişti. "Sana yardım etmesi için başka bir körün işe alınıp buraya atanmasını istemişsin. Seni çok çalıştırıyormuşuz…"
"Efendim, gerçekten bunun sizinle hiçbir ilgisi yok. Sizi asla şikâyet etmem, ben her zaman size müteşekkirimdir," dedi kör adam. "İnanın, o kadar çok yoruluyorum ki, akşam eve gittiğimde neredeyse kapı eşiğinde yığılıp uyuya kalıyorum."
"Ne iş yaptırıyoruz seni bu kadar çok yoran?" dedi müdür meraklı bakışlar eşliğinde.
"Ah, ah, ah…" dedi kör inler gibi. "Her gün tam tamına altı tane pulu yalayıp yapıştırıyorum… memleketin istikbali için bu kadar önemli bir iş yaparken ortalama üç telefona cevap veriyorum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bütün gün kütüphanede bu ulvi işleri yalnız başıma yaparken yolunu kaybedip kütüphaneye gelen iki üç öğrenciye yolu tarif ediyorum."
Müdür, kaşlarını havaya kaldırmış ve gözlerini açmış bir yüz ifadesiyle dinliyordu körün anlattıklarını. "Sonra?"
Kör adam dilini hafifçe şaklattı. "Gerçekten bunlar çok yorucu ve tehlikeli işler efendim. Dün de az kalsın başka bir olay yüzünden şehit oluyordum. Üzerinize afiyet, tam pulu yaladığım esnada telefon çaldı. Bir an boş bulunup vatana hizmet aşkıyla telefona koştum ve 'Alo?' dedim. Yalamakta olduğum terörist pul önce dilime sonra da damağıma yapıştı… 'İmdat!' diye haykırıp telefonda konuştuğum kişiden yardım istemek üzereyken kütüphanenin kapısı açıldı. Hizmet aşkıyla gelenlerin kim olduğunu anlamak için zaman kaybetmeden o tarafa döndüm. Ama bu esnada telefonun kulağımda olduğunu unuttum. Telefonun kordonu boğazıma dolandı efendim… Boğularak Şehit olmak üzereyken beni öğrenciler kurtardı… Ah, ah, ah…"
"Çık dışarı…" dedi müdür dişlerini gıcırdatarak. Yoksa bu gidişle elinden bir kaza çıkacaktı.
Kör adam oturduğu yerde kıpırdandı. Uzun süredir ona uygun görülen beceriksiz ve elinden hiçbir iş gelmeyen aptal adam rolünü oynuyordu. Bakışlarını, menekşe kokusunun geldiği saksıdan uzaklaştırıp kısa bir süre müdürün yüzüne baktı. Kör olduğu için değil, saksı ile müdür arasında pek fark olmadığı için saksıya bakıyordu dakikalardır. Bir körü, asıl keyifsizleştiren şeyin ne olduğunu karşısındaki adamın anlayacağını sanmıyordu. "Görme engelli" diyerek onu onore ettiğini ya da ona müsama göstererek iyilik yaptığını düşünen bir insandan ne beklenebilirdi ki zaten? Odadan çıkmak için yürüyen kör adam aniden durdu. Az kalsın müdüre o önemli şeyi sormayı unutuyordu. Arkasını dönüp masaya yaklaştı ve ciddi bir ses tonuyla, "Yarın için izin hakkımı kullanmak istiyorum, müdür bey," dedi.
Öfkeden kıpkırmızı kesilmiş müdür, kör adamın işe gelip gitmesini zaten pek önemsemiyordu. Ama yine de adet yerini bulsun diye neiçin izin izin istediğini sordu.
MEB'in, hizmetli kadrosunda hiçbir iş verilmeden çalıştırılan kör, omzunu silkerken, "Hiç…" dedi. Biraz sonra söyleyeceği şeyin, ona uygun görülen rolü değiştirmeyeceğini bilse de müdürün sorusunu yanıtladı: "Yarın, sosyoloji yüksek lisansımı tamamladığıma dair belgeyi almak için üniversiteye gitmem gerekiyor da…"
O esnada İstanbul'un beş yüz kilometre güneyindeki bir valiliğin santalinde, günde en fazla beş kez çalan telefonun başında çalıştırılan kr bir psikolog kadın, muzip bir gülümseyişle yazmakta olduğu dilekçesine devam ediyordu:
"…fevkalade önemli görevimi yaparken oturmam için verilen ve komunist olduğundan şüphelendiğim tekerleklı sandalye aniden arkaya doğru kaymaya başladı. Hizmet aşkıyla bu hain saldırıyı durdurmak için frene basmak istedim. Ancak koltuğun her yerini mıncıklamama rağmen körlerin kullanmaması için gizlenmiş olan frenleri bulamadım. İşte tam o anda başımdaki mikrofonlu terörist kulaklık bana saldırarak burun deliklerimi tıkadı. Terörist kulaklık ve hain işbirlikçiksi tekerlekli sandalye nedeniyle az kalsın görev başında şehit oluyordum…"

Yazı Kategorisi: