Çocuk Hakları Bağlamında Özürlü Çocukların Toplum Hayatına Tam Katılımının Teminine Yönelik Sosyal Politikaların Türkiye Boyutu

Çocuk Hakları Bağlamında Özürlü Çocukların Toplum Hayatına Tam Katılımının Teminine Yönelik Sosyal Politikaların Türkiye Boyutu

Prof. Dr. Ali SEYYAR

ÖZET

Özürlü çocukların diğer sağlıklı çocuklarla eşit şartlar altında tüm insan haklarından, temel özgürlüklerden ve sosyal haklardan eşitlik temelinde tam olarak faydalanabilmesi, uluslar arası hukukta hem 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen “ Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Sözleşmesi”[1], hem de 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilen “ BM Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi”nin[2] temel ilkelerindendir. “Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi”nin 7. maddesi, özürlü çocukları doğrudan ele almakta ve “Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin genel ilkelerine ve 23. maddesine uyarak, taraf devletlerden biri olarak Türkiye’ye de önemli sosyal ve siyasî sorumluluklar yüklemektedir. “Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi” doğrultusunda özürlü çocuklar bağlamında temel ilkelerin başında “gelişim kapasitesine ve kendi kimliklerini koruyabilme haklarına saygı duyulması” gelmektedir. [m. 3; (h)]. Genelde özürlülere ve çocuklara, özelde özürlü çocuklara yönelik farkındalığın yetersiz olduğu Türkiye’de genelde özürlü ve çocuk dostu, özelde özürlü çocuk dostu sosyal politikalar, gerek teorik, gerekse uygulama boyutuyla arzu edilen seviyede değildir. Sosyal hayatın her alanında özürlü çocuklara yönelik mevcut önyargılarla, incitici ve ayrımcı hadise ve davranışlarla mücadele edebilmek için, millî sosyal politikalar ekseninde özürlü çocukların haklarının toplumsal bazda kabul edilebilirliği konusunda sosyal pedagojik çalışmaların yanında kamusal alanda (rehabilitasyon merkezlerinde, ana okullarda, eğitim ve sağlık kurumlarında vb) özürlü çocukların yeteneklerini gün ışığına çıkartan pozitif ayrımcılık gibi bazı koruyucu ve teşvik edici tedbirlere ihtiyaç vardır. Tebliğimizde, (sosyo-ekonomik yönden dezavantajlı) çocuklar içinde en çok ihmal edilen özürlü çocukların istismar ve kötü muameleye karşı korunmalarına yönelik hem Türkiye şartlarına, hem de evrensel standartlara uygun özürlü çocuk dostu sosyal politikaların temel açılımları tanıtılacaktır. Bu çerçevede temel haklar bağlamında özürlü olarak dünyaya gelme ihtimali dâhil çocuklar arasında hangi sebeple olursa olsun hiç bir ayrımcılığın yapılmamasını öngören “Yaşama Hakkı", dünyaya geldikten sonra yeterli hayat standartları ve sağlık hizmetlerinden yararlanmayı esas alan "Eşitlik Hakkı" ile (meslekî) eğitim, bilgilenme, serbest zaman ve kültürel etkinliklere katılma, düşünce, din ve vicdan özgürlüklerini içeren "Gelişme Hakkı" ilkeleri esas alınacaktır.

Anahtar Kelimeler: Özürlü Çocuklar; Toplumsal Katılım; Sosyal Haklar; Özürlü Dostu Sosyal Politikalar;

GİRİŞ

Özürlü çocukların diğer (sağlıklı) çocuklarla eşit şartlar altında tüm insan haklarından, temel özgürlüklerden ve sosyal haklardan eşitlik temelinde tam olarak faydalanabilmesi, uluslar arası hukukta hem 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen“ Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Sözleşmesi” hem de 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilen “ BM Özürlülerin Haklarına Dair Sözleşme”sinin temel ilkelerindendir. Genelde özürlülerin, özelde özürlü çocukların sosyal haklarının hayata geçirilebilmesi, özürlü (çocuk) dostu sosyal politikalarla mümkündür. Özürlü çocuklara yönelik farkındalığın yetersiz olduğu Türkiye’de özürlü (çocuk) dostu sosyal politikalar, gerek teorik, gerekse uygulama boyutuyla arzu edilen seviyede değildir. Sosyal hayatın her alanında özürlü çocuklara yönelik mevcut önyargılarla, incitici ve ayrımcı hadise ve davranışlarla mücadele edebilmek için, millî sosyal politikalar ekseninde özürlü çocukların haklarının toplumsal bazda kabul edilebilirliği konusunda sosyal pedagojik çalışmaların yanında kamusal alanda (rehabilitasyon merkezlerinde, ana okullarda, eğitim ve sağlık kurumlarında vb) özürlü çocukların yeteneklerini gün ışığına çıkartan pozitif ayrımcılık gibi bazı koruyucu ve teşvik edici tedbirlere ihtiyaç vardır. Tebliğimizde, sosyo-ekonomik yönden dezavantajlı çocuklar içinde en çok ihmal edilen özürlü çocukların hakları bağlamında özürlü (çocuk) dostu sosyal politikaların temel açılımları tanıtılacaktır. Bu çerçevede özürlü çocukların toplum hayatına katılımlarını engelleyen faktörler belirlendikten sonra somut olarak toplumsal katılımı öngören özürlü dostu sosyal politikaların temel alanları belirlenecektir.

1. Özürlü Çocuk ve Gençlerin Toplum Hayatına Tam Katılımını Engelleyen Faktörler

1.1. Özürlü Çocukların Dünyaya Gelmelerini Engelleyen Mevzuat

1983 tarihli “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun”un kürtaj (Gebeliğin Sona Erdirilmesi) ile ilgili 5. maddesi, aşağıdaki hükümlerden oluşmaktadır: “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir. Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir.” Buna göre doğacak çocuğun “ağır malul” olması tıbben söz konusu ise 10 haftalık gebelik süresi dikkate alınmamakta ve anne adayı, isterse anne rahmindeki özürlü çocuğunu aldırabilmektedir. Bir başka ifadeyle, 10. haftasını aşan gebeliklerde sağlıklı olduğu düşünülen çocukların kürtajı kanunen mümkün olmadığı ve Türk Ceza Kanunu'nun 100. maddesine göre yapılması hâlinde de cezai müeyyide öngörüldüğü (uygulandığı) halde aynı koruma, özürlü çocuklar için geçerli olmamaktadır. Böylece ana rahmindeki çocuklar, tıbbî bir yaklaşımla “sağlıklı” ve “malul” (özürlü) kategorisine göre tasnif edilmekte ve “malul” olan veya oldukları tahmin edilen çocukların yaşama hakkı sınırlandırılmaktadır. Özürlü çocukların dünyaya gelmelerini kanunî teşviklerle sınırlayan mevzuat, böylece toplumun ve çocuk bekleyen ailelerin özürlü çocuklara karşı bakışını olumsuzlaştırmaktadır. Bu durumda özürlü (doğacak) çocuklar, sağlıklı (doğacak) çocuklara göre arzu edilmeyen ve istenmeyen çocuklar konumuna düşeceklerdir. Türkiye Aile Planlaması Derneği’nin bir araştırmasına göre Türkiye’de, her yıl 1,9 milyon gebelik gerçekleşmektedir. Ancak bunların 550.000'i istenmeyen gebelikler olduğu için, 350.000’i kürtajla sonlandırılmaktadır. (Yeni Şafak; 16.06.2009). İstenmeyen ve netice itibariyle kürtajla sonlandırılan gebelikler arasında “özürlü çocuk”ların sayısına yönelik istatistikî bilgiler elimizde mevcut değildir. Ama şu bir gerçek ki, kürtajların bir kısmı maddî imkânsızlıktan, bir kısmı anne adayının veya eşinin çocuğu istememesinden ve bir kısmı da annenin veya çocuğun sağlık sorunlarından (özürlülüğünden) dolayı gerçekleşmektedir. Ne var ki, özürlü çocuk olması halinde her üç kategoriden birine sığınılmak suretiyle aslında özürlülük odaklı kürtaj vakıaları gizlenmektedir.

1.2. Ailelerin Özürlü Çocuklara Olumlu Bakmalarını Engelleyen Sosyal Yapı

Özürlü çocuk doğuran veya çocuğu daha sonra engelli hâle gelen ailelerin, bu acılı süreçteki tutum ve davranışları değişik olmakla birlikte genelde dört aşamalı olarak seyretmektedir. İlk etapta genelde ebeveynler, özürlü çocuğa sahip olduklarını kabul etmek istememekte ve durumu-gerçeği belirli bir süre için inkâr etmektedir. Çocukta görülen olumsuz bazı alametlerin belirgin olması ile birlikte aileler, durumu araştırmak adına tıbbî uzman ve kurumlara gitmektedir. Çocuğun özürlü olduğu kesinleşmesi ile birlikte şok, yas, hüzün, keder ve kendini veya karşılıklı suçlamalar görülebilmektedir. Bu aşamaları geçemeyen aileler, musibet gibi algılanan bu durumu kabullenmekte zorlanmaktadır (Oto; 1999: 223-224). Olumsuz gibi görünen bu durumun kabullenebilmesi için, haricî psiko-sosyal korumanın yanında manevî destek hizmetlerine de ihtiyaç vardır. Aksi taktirde aile saadeti tehlikeye girebileceği gibi özürlü çocuk(lar) da sosyal hayatın dışına itilebilmektedir. Özellikle özürlü çocukların aile içinde ve dışındaki uyumuna yönelik sosyo-pedagojik programların yeterli olmadığı ülkemizde özürlü çocukların ötekileştirilmesi ihtimali daha da yüksek olmaktadır.

1.3. Bakıma Muhtaç Özürlü Çocukların Bakım Güvencesini Engelleyen Sosyal Güvenlik Sistemi

Çocuk olsun veya olmasın bakıma muhtaç özürlüler, “özürlülük sınıflandırmasına göre ağır özürlü olduğu belgelendirilenlerden, günlük hayatın alışılmış, tekrar eden gereklerini önemli ölçüde yerine getirememesi nedeniyle, hayatını başkasının yardımı ve bakımı olmadan devam ettiremeyecek derecede düşkün olan kişiler ” şeklinde tanımlanmıştır (Bakım Tespit Yönetmeliği; 2006; m.1 ve 4/c). Ancak (çocuklar dâhil) bakıma muhtaç özürlülerden sadece sosyal güvenlik kurumlarına tâbi olmayan, ailesini kaybetmiş olan ve ailesi ekonomik veya sosyal yoksunluk içinde bulunanlar bakım güvencesi kapsamına alınmıştır (md. 2). Türkiye’de sosyal bakım güvence modelini hayata geçirmek maksadıyla 2005 yılında yürürlüğe giren 5378 sayılı Özürlüler Kanunu çerçevesinde SHÇEK, bakıma muhtaç olmaları şartıyla sadece yoksul özürlülere asgari ücret miktarı üzerinden bakım ödeneği vermektedir. Yoksul özürlü çocuklar da bakıma muhtaç olmaları şartıyla bakım ödeneğinden yararlanabilmektedir. Yoksulluk şartı ise şu şekilde belirlenmektedir: Bakıma muhtaç özürlünün içinde bulunduğu ailenin gelirlerinin toplamı, aile fertlerine düşen ortalama aylık gelir tutarının bir aylık net asgari ücret tutarının 2/3’ünden daha az olması durumunda bakıma muhtaç özürlü yoksul sayılmaktadır ve (özürlü maaşının yanında) bakım ödeneği alabilmektedir (Bakım Tespit Yönetmeliği, 2006). Türkiye’de bakıma muhtaç yoksul özürlülere verilen bakım ödeneğinin yoksullukla mücadele etmek, yoksa bakım hizmetlerinin kalitesini artırmak için mi verildiği de pek bilinmemektedir. Uygulamalar, Türkiye’deki bakım güvence sisteminin kapsamı sadece belirli bir gelir seviyesinin altında olan sosyal kesimleri dikkate alması bakımından hem dar tutulduğunu, hem de (evde) sosyal ve manevî bakım hizmetlerine yeterince yer verilmemesine bağlı olarak ağırlıklı olarak “sosyal yardım”a dönüştürüldüğünü göstermektedir.

1.4. Özürlü Çocukların (Meslekî) Gelişimini Engelleyen Eğitim Sistemi

Ülke nüfusunun % 12.29’unu oluşturan özürlülerin ortalama % 6’sı hiçbir şekilde eğitim almamış, % 36’sı okuryazar değildir, % 33’ü ilkokul, % 1,5’i ilköğretim, % 5,2’si ortaokul, % 0,2’s, ortaokul dengi meslek okulu, % 5,6’sı lise, % 1,3’ü lise dengi meslek okulu ve sadece % 1,8’si yüksek okul mezunudur. Görüldüğü üzere özürlülerin genel eğitim seviyesi, genel nüfusa göre çok düşüktür. Diğer yandan özürlülerdeki okuryazar olmayanların oranı, genel nüfusunkine göre üç kat daha fazladır. Özürlü grupları arasında okuma yazma bilmeme oranı % 67 ile en büyük grubu, zihinsel özürlüler teşkil etmektedir (Tufan ve Arun; 2006). Otistik çocuklardan bir örnek daha vermek gerekirse; Türkiye'de 0–15 yaş arasında yaklaşık olarak 125 bin otizmli çocuk yaşamaktadır. Bunların sadece 2 bini (% 1,6) eğitim alabilmektedir (Narin; 2009). Hemen her ilde yeterince özel okullar ve öğretmenler olmadığı için, eğitim bekleyen binlerce otistik çocuk bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek sosyal bilimlerden mezun olanlar için sertifikalı özel öğretmen yetiştirme programlarının tertibi, gerekse otistik ve diğer zihinsel özürlü çocuklar için özel eğitim merkezlerinin kuruluşuna yönelik vakıf hizmetlerine ihtiyaç vardır. (Seyyar; 2009).

1.5. Özürlü Gençlerin Emek Piyasasında Çalışabilmelerini Engelleyen İstihdam Politikaları

Bazı mesleklerin kendine ait spesifik özelliklerine göre görme, işitme ve(ya) zihinsel özürlüler için tam olarak uygun düşmese de, genelde bütün özürlü gruplar, değişik işkollarında ve meslek alanlarında hemen aynı derecede başarılı olarak istihdam edilebilir. Ancak işverenlerin yanlış algıları ve önyargıları ekseninde oluşan negatif düşünceler, böyle bir istihdamı zorlaştırmaktadır. İşveren kesiminde hâkim olan verimlilik kaygıları, iş kazası olabileceği korkusu, güven sorunu ve özürlü işgücünü ekonomik risk olarak görme, özellikle zihinsel özürlü gençlerin emek piyasasındaki istihdam şansını azaltmaktadır. Özürlü çocuk ve gençlerin içinde en çok mağdur edilenler arasında zihinsel olanlar gelmektedir. Özellikle zihinsel özürlüler hakkında beslenen olumsuz görüşler (deli, saldırgan, iletişimi zor vb), ister istemez (bilinçli veya bilinçsiz) onların ayrımcılığa uğramalarına sebebiyet vermektedir.

1.6. (Zihinsel) Özürlü Gençlerin Korumalı İşyerlerinde Çalışabilmelerini Engelleyen Mevzuat

Değişik özürlü gruplarından oluşan ve özellikle emek piyasasında istihdamı (ağır derecede özürlü, çoklu özürlü veya zihinsel özürlü olmalarından dolayı) zor olan genç özürlü işgücü, genelde özel korumalı işyerlerinden yararlanabilmektedir. Özellikle emek piyasasında iş bulamayan ve fakat çalışmak isteyen ağır derecede özürlü genç işgücünün istihdamı, onların sosyal hayata katılımı açısından son derece önemlidir. Emek piyasa koşullarına uymakta güçlük çeken genç özürlü işgücüne dönük alternatif bir istihdam alanı olarak korumalı işyerleri önem arz etmektedir (Seyyar, 2006: 29-72). Türkiye’de gerçek ve tüzel kişiler, normal işgücü piyasasına kazandırılmaları güç olan özürlü işgücü için meslekî rehabilitasyon ve istihdam oluşturmak amacıyla korumalı işyeri açabilirler (Korumalı İşyerleri Hakkında Yönetmelik; 2006). Ancak “Devlet tarafından ilgili mevzuatta teknik donanımın sağlandığı ve malî yönden desteklendiği” belirtilmesine karşılık (Özürlüler Kanunu, m. 3-f) fiilî anlamda henüz kanunî teşvikler hayata geçirilmemiştir. Dolayısıyla gerek korumalı işyeri açma şartlarının ağır olması, gerekse teknik, malî ve lojistik desteklerin içeriği kanunca henüz belirlenemediği için, işverenler ve yatırımcılar tarafından özellikle zihinsel özürlü gençlerin yararlanabileceği bu tarz işyerleri açılmamaktadır.

2. Özürlü Çocuk ve Gençlerin Toplum Hayatına Tam Katılımını Sağlayan Sosyal Politikalar

2.1. Özürlü Çocukların Yaşama Hakkını Tam Anlamıyla Teminat Altına Alan Sosyal Hukuk Sisteminin Oluşturulması

Türkiye’de ana rahmindeki çocukların özürlü olarak dünyaya gelmeleri riski, tıbbî bulgularla kanıtlanması halinde, gebelik süresine bakılmaksızın kürtaja izin verilmektedir. Halbuki 1959 tarihli “Çocuk Hakları Bildirgesi”nin 8. ilkesi, “Çocuk, her şart altında koruma ve kurtarma imkânlarından ilk yararlananlar arasında olmalıdır” derken, ana rahminde yaşayan (özürlü olsun olmasın) bütün çocukların, ayrımcılığa uğramadan korunmasını öngörmektedir. Diğer yandan taraf olduğumuz 1989 tarihli “Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin 6. maddesi, “her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu” belirtmekte ve “çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çaba”nın gösterilmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Çocuğun yaşaması, hayatta kalması ve gelişmesine yönelik temel haklar, uluslara arası sözleşmelerle koruma altına alınırken, her nedense bu yaşama hakkı, (özürlü olsun veya olmasın) ana rahmindeki çocuklar için tam olarak garanti altına alınamamıştır. Dolayısıyla “ağır” da olsa özürlü doğabilecek ihtimaline karşı çocukların temel yaşama haklarının ellerinden alınması, aslında temel çocuk haklarına aykırı bir durumdur. Dolayısıyla ana rahmindeki özürlü çocuklar, en azından diğer sağlıklı çocuklar gibi gebelik süresine tâbi tutularak, yaşama hakları garanti altına alınmalıdır. Bu bağlamda 1983 tarihli “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun”un “Gebeliğin Sona Erdirilmesi” ile ilgili 5. maddesi, doğacak özürlü çocukların lehine değiştirilmeli ve ailelere bu süreçte profesyonel psiko-sosyal destek verilmelidir.

2.2. Ailelere Manevî Destek Amaçlı Sosyal Hizmetlerin Verilmesi

Özürlü bir çocuğa sahip olan ailelerin önemli bir kesimi, kurumsal ve profesyonel psiko-sosyal desteklerden mahrum oldukları için, layıkıyla ailevî görevlerini yerine getirememektedir. Onun için özürlü çocuklara, çok erken safhadan başlayarak, kapsamlı bir rehabilitasyon programlarının uygulanması gerekmektedir. Tıbbî ve meslekî rehabilitasyon programları genellikle geçici bir süreç çerçevesinde birbirini tâkip eden uygulamalar olmasına karşılık sosyal rehabilitasyon, özürlülüğün ortaya çıkmasından itibaren, özellikle tıbbî ve meslekî rehabilitasyon döneminde ekonomik destekli yardımlarla başlayarak, yaşam boyu devam eden çok varyasyonlu ve kapsamlı bir hizmet türüdür. (Witterstaetter; 1995: 98). Özürlü çocuğa sahip olan ailelere sunulan psiko-sosyal destekler, manevî hizmetlerle de takviye edilmesi gerekmektedir. Manevî sosyal hizmetler modelleri, kendini hem psiko-sosyal yönden, hem de manen iyi hissetmeyen, inanç ve düşüncede karmaşık duygulara kapılmış olan aile fertlerinin yeniden eski ruh sağlıklarına kavuşmalarına yönelik manevî telkin ve terapi yöntemlerinden ibaret bir danışmanlık hizmetidir. Manevî sosyal hizmetler, kişilerin sosyal bilinçlenmeleri ve topluma uyumları için, güzel ahlâk ve üstün karakter geliştirmeye yönelik sosyal ahlâk eğitim programlarını esas almaktadır.. Maneviyat odaklı sosyal hizmetler, yalnızca dinî konuları içermekle kalmaz, aynı zamanda psiko-sosyal eğitim ve destek kapsamında kültür, mantık, sağlık ve etkili iletişim gibi kişisel gelişim alanına girebilecek birçok pedagojik destek unsuru da benimser. (Seyyar (Ed.); 2008; 16). Manevî sosyal hizmetler kapsamında özürlü çocuğa sahip olan ailelere a) Tevekkül[3] , b) Teslimiyet[4] ve Sabır[5] : tavsiye edilmektedir: (Seyyar; 2010: 307–330).

2.3. Özürlü Çocukların Aile Sigortası Kapsamına Alınması

2005 tarihli Özürlüler Kanunu’nun 25. maddesi ile 2022 sayılı Kanun’un 1. bazı maddeleri yürürlükten kaldırılarak, 65 yaşın altında olan özürlülere de belli şartlar altında aylık bağlanmaktadır. Bu kapsamda belirli bir gelirin altında olan ve kanunen bakmakla yükümlü olduğu 18 yaşını tamamlamamış özürlü çocuklara, özürlülük derecesine göre farklı miktarlarda aylık bağlanmaktadır. Özürlü maaşı alma şartları yoksulluğa bağlı olması, bu ödeneğin daha çok sosyal yardım niteliği taşıdığını göstermektedir. Ödenen miktarın düşüklüğü ve dolayısıyla maddî koruma etkisi bir yana, belirli bir gelirin üstünde olan ailelerin de bu ödenekten yararlanamaması, özürlü çocukların büyük bir kesiminin maddî güvence altına alınamadığının bir göstergesidir. Ayrıca özürlü maaşının korunmaya muhtaç özürlü çocuklar için kullanılıp kullanılmadığının denetlenmesine ilişkin bir hüküm bulunmaması, özürlü maaşının amacına uygun kullanılmaması gibi sonuçlar doğurabilmektedir. Ailesinin gelir seviyesi ne olursa olsun bütün özürlü çocukların maddî güvence içinde hayatlarını idame ettirebilmeleri için, Türk sosyal güvenlik sistemine Aile Sigortasının ihdası gerekmektedir. Aile sigortası, çocuk bakımı ve eğitimi gibi ailevî sorumlulukların ortaya çıkardığı gider artışlarına karşı, özellikle muhtaç durumunda olan ailelere maddî güvenceler sunmaktadır. Aile sigortası, birçok ülkede çocuk parası ödemeleri yapan bir sigorta dalı olarak bilinmektedir (Alper ve Arabacı; 2010: 48, 49). Ancak değişik ülkelerde maddî destek türü, miktarı ve süresi ile ilgili farklı uygulamalar bulunmaktadır. Mesela çok çocuklu aileler, özürlü çocuğa sahip aileler, kirası yüksek konutlarda kalmaları halinde kendilerine çocuk parası yanında, kira yardımı da yapılmaktadır. Herhangi bir sınırlama olmaksızın, yeni doğan her bebeğe doğum yardımı veya 2-3 yıl için çocuk bakım parası verilmektedir. Maddî destekler, doğrudan (örn.: kamusal sosyal yardımlar veya devletçe bakılma kapsamındaki ödenekler) veya dolaylı (örn.: vergi indirimleri, muafiyetler) olarak aile gelirini artırıcı bir etkiye sahip olmakla beraber, ya ailenin genel ihtiyaçlarını ya da çocuğun-çocukların belirli ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Aile ödeneklerini alan çoğu kez ebeveyndir. Ancak bundan yararlanan veya yararlanması hedeflenenler ya çocuklar ya da aile içinde yaşayan diğer fertlerdir (bakıma muhtaç yaşlı anne veya baba) (Seyyar; 2008: 8).

2.4. Bakıma Muhtaç Özürlü Çocukların Bakım Güvencesi Kapsamına Alınması

Özürlüleri, ailelerini, özürlülere yönelik hizmet veren kurum ve kuruluşlar ile diğer ilgilileri kapsamı altına alan (m. 2) Özürlüler Kanunu’nun 6. maddesinde özürlülerin bakımı düzenlenmektedir.[6] Soysal güvenlik anlayışı doğrultusunda bakıma muhtaçlık riskinin tahakkuku durumunda, başka şart aranmaksızın bütün bakıma muhtaç kişilerin sosyal bakım güvencesi (ödenekleri) kapsamına alınması gerekmektedir. Ancak Türkiye’de bakıma muhtaç kişilerin bakım güvence modelinden yararlanabilmeleri, yoksul olma şartına bağlanmıştır. Hâlbuki bakıma muhtaçlık riski, diğer sosyal risklerden bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken, kendine has (kronik hastalığa-özürlülüğe bağlı) bir risk türüdür. Doğrusu bakım ödeneği ile birlikte sosyal ve manevî bakım hizmetlerini içeren bakım güvence modelinin (bakım sigortasının), yoksul olsun veya olmasın, bütün bakıma muhtaç kişiler (çocuklar) için düşünülmesi ve uygulanması gerekmektedir. Bakım sigortası, bakıma muhtaç kişilere sosyal hizmetler ve sosyal güvenlik sistemi içinde sağlanan sosyal bakım hizmetlerini ve bakım külfetini-maliyetini (kısmen de olsa) ortadan kaldıran (aynî-nakdî) yardımları kapsayan bir sigorta türüdür. Bakım sigortası kapsamında evde yaşayan bakıma muhtaç çocuğa, periyodik olarak profesyonel bakım uzmanları tarafından bakıcı aile fertlerinin yükünü hafifletmek ve daha sağlıklı bakım hizmeti verebilmek maksadıyla haricî bakım hizmetleri sunulmaktadır. Bu hizmetler, hem temel bakıma, hem de ev idaresine yönelik günlük destek hizmetlerini içermektedir. Bakım sigortası, bakıma muhtaçlık derecesine göre belirlenen profesyonel bakım hizmetinin ücretini, bu hizmeti sunan elemana veya kuruma ödemektedir. Bakıma muhtaç kişi için eve yönelik haricî bakım hizmetlerine lüzum görülmemesi hâlinde, bir başka ifadeyle bakım hizmetlerinin aile fertleri tarafından yerine getirilmesi halinde bakım parası adı altında nakdî destek bizzat aileye yapılmaktadır. Gerek haricî profesyonel bakıcılar, gerekse bakıcı aile fertleri için öngörülen bakım parası uygulamaları için yoksulluk şartı aranmamaktadır. Bakım güvence modelinden yararlanabilmenin tek geçerli şartı, aile fertlerinden birisinin bakıma muhtaç olmasıdır. Bakıma muhtaç kişinin sağlık durumunda olumsuz gelişmeler görüldüğünde veya aile bakıcısının gündüz veya gece çalışmak durumunda olması halinde, bir başka ifadeyle evdeki bakım hizmetlerinin tam olarak sağlanamadığı hallerde, bakıma muhtaç kişi sürekli veya geçici olarak kısmî (gece veya gündüz) ve(ya) bütünüyle (tam gün) bakım hizmeti sunan kuruluşlardan yararlanabilmektedir (Seyyar; 2004: 153–170). Sosyal bakım hizmetleri çerçevesinde gerek bakıma muhtaç kişiye gerekse de ailesine psikolojik destek sağlanmalıdır. Türkiye’de belirli şartlar dahilinde bakım parası alan kimselerin, bu parayı bakım için harcamadıklarına ilişkin örnekler bulunduğundan dolayı bakım kalitesinin sağlanması açısından ailelerin periyodik olarak denetlenmeleri gerekmektedir (Selek; 2010: 127).

2.5. (Meslekî) Eğitim Sisteminin Özürlü Gençlerin Lehine İyileştirilmesi

Özürlü gençlerin meslek hayatına katılımlarını sağlayan tedbirler ve meslekî eğitim politikalarının içeriği şu şekilde belirlenmelidir: (İstanbul Ticaret Odası; 2009: 306)

a) Özürlü gençlerin okulu bitirdiklerinde kullanabilecekleri becerileri kazanmaları ve emek piyasasına rahat girmelerini sağlamak maksadıyla (meslekî) eğitim sistemi etkin hâle getirilmelidir. Bu bağlamda meslekî ve teknik eğitim, emek piyasasının nitelik taleplerine cevap verebilmelidir.

b) Özürlü dostu modern (teknoloji yoğun) (meslekî) eğitim anlayışı ve sistemi geliştirilmeli ve bütçeden bu alana daha çok pay ayrılmalıdır. Özel (meslekî) eğitim programları, empati, etkin iletişim, sosyal davranış ve sosyal uyum gibi kişisel gelişime dönük programlarla zenginleştirilmelidir. Bunun yanında özel iş okullarının fizikî yapıları, ergonomik açısından iyileştirilmeli ve etkin araç-gereçlerle donatılmalıdır. Bunun için de kişi (işsiz özürlü genç işgücü) başına düşen (özel meslekî) eğitim harcaması, ortalama olarak AB seviyesine çıkartılmalıdır.

c) (Meslekî) eğitim sisteminin merkezî yapısı, yerinden yönetim ve yönetişim ilkelerine göre esnekleştirilmelidir. Okulların eğitim sonuçlarından sorumlu tutulabilmeleri ve kaliteyi yükseltebilmeleri açısından idarî ve malî özerkliği, bu bağlamda, artırılmalıdır.

d) Katı (meslekî) eğitim sisteminin yerine emek piyasasının ihtiyaçlarını dikkate alan, kısa ve orta vadeli değişken plânlar yapmaya müsaade eden ve müfredatı günün gerekleri doğrultusunda güncellenmesine imkân veren esnek bir eğitim programı oluşturulmalıdır.

e) Emek piyasasına yönelik bölgesel ihtiyaçları daha iyi belirleyebilmek ve okul-sanayi işbirliğini gerçekleştirebilmek adına (meslekî) eğitim sisteminin unsurları (paydaşları) arasında aktif katılımcı olarak sosyal taraflar (STK’lar, sendikalar, yerel sanayi ve ticaret odaları vb.) da yer alabilmelidir.

f) Özel meslekî eğitim kalitesi, iş bulma ve işe yerleştirme mekanizmalarının etkinliği artırılmalıdır (özürlü gençler için emek piyasasına girişinden önce yani okul dönemlerinde ve(ya) sonrası için kariyer-rehberlik-danışmanlık hizmetleri sunulmalı, özel eğitimcilerin kalitesinin sürekli olarak artırılmasına yönelik hizmet içi eğitim programları düzenlenmeli ve eğitim-üretim araçları teknolojik değişiklikler doğrulturunda yenilenmelidir).

g) Okullardaki istihdam becerilerinin eksikliğini ve emek piyasası ile eğitim sistemi arasındaki kopukluğu giderecek ilave eğitim programlarına ağırlık verilmelidir. Bu bağlamda emek piyasasına yönelik eğitimlerin (meslekî ve teknik eğitim programlarının) uygulama biçimleri (ayrı ayrı veya bir arada yürütülerek) gerek çıraklık, gerek staj, gerekse sınıf eğitimi boyutlarıyla zenginleştirilmelidir. Özel sektör işletmeleri tarafından oluşturulabilecek kurslar (uygulamalı eğitim) yoluyla da iş tecrübesi kazandırılabilmelidir.

2.6. İstihdam Politikalarının Özürlü Gençlerin Lehine İyileştirilmesi

Özürlü gençlerin çalışma hayatına katılımlarını sağlayan aktif istihdam politikalarının ana unsurları aşağıdaki maddelerden oluşmaktadır: içeriği şu şekilde belirlenmelidir (İstanbul Ticaret Odası; 2009: 307):

a) Özürlü genç işgücüne yönelik sistemli ve daimî meslekî rehabilitasyon hizmetleri veren merkezlerin açılmasına yönelik destek ve teşvik programları hazırlanmalıdır.

b) İŞKUR, gerek özürlü genç işgücü, gerekse işverenlere dönük olarak etkin bir bilgilendirme ve meslekî rehberlik sistemine sahip olmalıdır. Bu çerçevede başta işsizlikten en fazla etkilenen özürlü genç işgücüne olmak üzere, gerek emek piyasasında, gerekse özel istihdam alanlarında (korumalı işyerleri) çalışmak isteyen bütün özürlüler için meslekî beceri kursları ve(ya) vasıflı işgücü yetiştirme kursları sürekli olarak açılmalıdır.

c) Çalışma hayatına yönelik çeşitli problemler yaşayan özürlü genç işgücünün ve işverenlerin ihtiyaç duydukları danışmanlık ve çeşitli destek hizmetleri, İl İŞKUR’un yanında yerel yönetimler tarafından da karşılanmalıdır. Bu hizmetleri verecek kapasiteye sahip olmayan yerel yönetimler merkezî yönetimce desteklenmelidir.

d) Etkin ve esnek kota sisteminin yanında istihdam edilen özürlü genç işgücünün işçi ücretlerinin bir kısmının ve(ya) sosyal sigorta prim ödemeleri devletçe karşılanmalıdır.

e) İl İstihdam Kurullarının yetkileri, etkinlikleri, projeleri, imkânları (işsiz) özürlü genç işgücü lehine artırılmalıdır. Üyeleri arasında özürlü STK temsilcilerinin yanında, işçi ve işveren temsilcilerinden de bulunmalıdır. Özürlü genç işgücünün emek piyasasına katılması için İl İstihdam Kurulları, ilin sosyo-ekonomik şartlarına uygun kararlar almalı ve bu kararları takip etmelidir.

f) Çalışan özürlü gençlere dönük özel iş sağlığı ve güvenliği sistemleri oluşturulmalı ve bu kapsamda engelli personel istihdam eden işyerlerindeki denetimler artırılmalıdır.

g) İşyerlerinde, çalışan özürlünün verimliliğini ve etkinliğini artırabilme amaçlı ergonomik yenilikler uygulanmalı ve devletçe desteklenmelidir.

h) Merkezî idare ile yerel idareler arasında işbölümlerinin gözden geçirilerek, yerel ve yerinden yönetim yapılarını öne çıkaran düzenlemeler yapılmalıdır. Bu bağlamda merkezî ve yerel kurum ve kuruluşların özürlü genç işgücünün istihdamındaki görev ve yetkileri yeniden belirlenmelidir.

ı) Alternatif istihdam yöntemleri çerçevesinde esnek çalışma uygulamaları, özürlü genç işgücünün özelliklerini içine alacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. 4857 sayılı İş Kanunu ile getirilen esnek çalışma biçimleri, özellikle ağır derecede veya birden fazla özürlü olan özürlü işgücüne sağlayacağı avantajlar dikkate alınarak ve gerekli altyapı oluşturularak özürlülerin lehine yaygınlaştırılmalıdır.

2.7. (Zihinsel) Özürlü Gençlerin Korumalı İşyerlerinde Çalışabilmeleri Yönünde Teşvik Mekanizmalarının Geliştirilmelisi

Korumalı işyeri, işgücü niteliği taşıyan bütün (zihinsel) özürlü gençlerin, topluma faydalı birer fert olmalarını ve tüketici konumdan üretici konuma geçmelerini sağlayan alternatif bir işyeridir. Zihinsel özürlü gençlerin istihdamı için korumalı işyerlerinin oluşturulması doğru bir yaklaşım olmakla birlikte, Yönetmelikte, büyük yatırımlar gerektiren bu tür işyerlerinin kurulmasını teşvik edici somut hükümler yer almamaktadır. Yönetmelikte teşvike dair hükümler içerse kâr amacı güden işletmelerin yanında gönüllü kuruluşların (STK’ların) da tek başına veya bir işletme ile ortak olarak korumalı işyeri açmaları mümkündür. STK’ların vakıf senedi veya dernek tüzüğünde amaçları arasında eğitim ve üretim faaliyetlerinin yer alması durumunda, STK’ların inisiyatifi ile bu gibi korumalı işyerlerinin açılması ve işletilmesi yaygınlaşacaktır. Korumalı işyerleri açma girişimlerinin kurucular için avantajlı olabilmesi için, maddî teşviklerin en kısa sürede belirlenmesine ve uygulanmasına ihtiyaç vardır. Teşvik edici yeni öneriler şunlardır:

a) Korumalı işyerlerinin sürdürebilirliği için, ödenecek ücretlerin devlet ile işveren arasında paylaştırılmalıdır.

c) Korumalı işyeri kurucularına işletmecilik faaliyetleri devam ettiği sürece devletçe ilave malî destekler sağlanmalıdır. Bu bağlamda işletme maliyetleri arasında önemli bir yeri olan işveren sigorta prim hisselerinin belirli bir oranı (kısmı) Hazinece karşılanmalıdır.

d) Korumalı işyerinin elde edeceği kâr, kurumlar vergisinden muaf tutulmalıdır. Ayrıca çevre temizlik vergisinden de muaf tutulmalıdır.

f) Korumalı işyeri için, bedelsiz yatırım yeri tahsis edilmelidir.

g) Üretim ve pazarlama desteği sağlanmalıdır. Rekabet şansını artırmak adına korumalı işyerlerinde üretilen ürünlere pazarlama desteği için devletin alımlarında bu işyerlerinin, Kamu İhale Kanunu’ndan istisna tutulması gerekmektedir.

SONUÇ

Özürlü çocuk ve gençlerin, toplum hayatının bütün alanlarına eşit fertler olarak sınırsız ve tam katılımının sağlanması, insan hakları ve özürlü hakları bağlamında ele alınması gereken insanî ve toplumsal bir meseledir. Türkiye’de 12 Eylül 2010 yılında yapılan Anayasa Referandumu ile dezavantajlı sosyal gruplardan kabul edilen özürlülerin toplum hayatına tam katılımının önündeki hukukî engeller kaldırılmıştır. Özürlülere daha çok sosyal haklar tanıyan pozitif ayrımcılık ilkelerinin mevzuata da yansıması ile şüphesiz özürlülerin toplumsal katılım süreci hızlanabilecektir. Ancak bu süreçte Türkiye’nin bürokratik ve sosyo-ekonomik yapısına bağlı olarak yine de bazı teknik, lojistik, fizikî, malî ve toplumsal altyapıya yönelik bazı engellerin çıkması muhtemeldir. Toplumsal katılım ve uyumu esas alan özürlü dostu sosyal politikaların etkinliliği, bürokratik karar mekanizmadaki aktörlerin yanında özürlü çocuğa sahip olan ailelerin kararlı ve şuurlu tutum ve davranışlarına bağlıdır. Bunun yanında toplum tarafından destek görmeyen her bir hukukî teşebbüsün sonucu, hedeflenenden uzak kalacaktır. Dolayısıyla özürlülerle özürlü olmayanlar arasında toplumsal dayanışmaya dayanan bir sosyal ortam sağlanmak isteniyorsa, özürlü dostu sosyal politikaların muhatap kitlesinin genişletilmesi zorunludur. Bir başka ifadeyle ortalama olarak % 90’ı özürlü olmayan halkın ekseriyeti, özürlülere tanınan sosyal hakların maddî ve manevî öneminin bilinciyle bütün dezavantajlı sosyal grupların ve dolayısıyla özürlülerin toplum hayatına tam katılım noktasına gönülden tam destek verebilmelidir. Sosyal sorumluluk görevlerinin her bir fert tarafından şuurlu bir şekilde yerine getirildiği bir toplum oluşturmak, belki birçoğumuza çok ideal ve hatta hayalî gelebilmektedir. Sosyal politikaların ana gayesinin toplumsal dayanışma içinde sosyo-ekonomik kalkınma gerçekleştirmek ve herkesin saadetini temin etmek olduğunu hatırlatarak, her bir vatandaşın bu ideal doğrultusunda inanarak hareket etmesi sağlanmalıdır. İnancın toplumsal bazda fikrî ve fiilî eyleme dönüştürecek zemin bulması halinde ideal hedefler bile çok kısa zamanda gerçeğin ta kendisi olabilmektedir.

SONNOTLAR
--------------------------------------------------------------------------------

[1] Çocuk Hakları Sözleşmenin 23. maddesinde dört ana başlık altında taraf olan devletlere özürlü çocukların lehine bazı hükümler yüklenmektedir: 1.) Taraf Devletler, zihinsel ya da bedensel özürlü çocukların saygınlıklarını güvence altına alan, özgüvenlerini geliştiren ve toplumsal yaşama etkin biçimde katılmalarını kolaylaştıran şartlar altında eksiksiz bir yaşama sahip olmalarını kabul ederler. 2.) Taraf Devletler, özürlü çocukların özel bakımdan yararlanma hakkını tanırlar ve eldeki kaynakların yeterliliği ölçüsünde ve yapılan başvuru üzerine, yardımdan yararlanabilecek durumda olan çocuğa ve onun bakımından sorumlu olanlara, çocuğun durumu ve ana-babanın veya çocuğa bakanların içinde bulundukları şartlara uygun düşecek yardımın yapılmasını teşvik ve taahhüt ederler. 3.) Özürlü çocuğun, özel bakıma ihtiyacı olduğu bilincinden hareketle bu maddenin 2. fıkrası uyarınca yapılması öngörülen yardım, çocuğun ana-babasının ya da çocuğa bakanların parasal (malî) durumları göz önüne alınarak, imkânlar ölçüsünde ücretsiz sağlanır. Bu yardım; özürlü çocuğun eğitimi, meslek eğitimi, tıbbî bakım hizmetleri, rehabilitasyon hizmetleri, bir işte çalışabilecek duruma getirme hazırlık programları ve dinlenme/eğlenme imkânlarından etkin olarak yararlanmasını sağlamak üzere düzenlenir ve çocuğun en eksiksiz biçimde toplumla bütünleşmesi yanında, kültürel ve ruhî yönü dâhil şahsî gelişmesini gerçekleştirme gayesini güder. 4.) Taraf Devletler, uluslararası işbirliği ruhu içinde, özürlü çocukların koruyucu sıhhî bakımı, tıbbî, psikolojik ve işlevsel tedavileri alanlarına ilişkin gerekli bilgilerin alışverişi yanında, rehabilitasyon, eğitim ve meslekî eğitim hizmetlerine ilişkin yöntemlerin bilgilerini de içerecek şekilde ve Taraf Devletlerin bu alanlardaki güçlerini, anlayışlarını geliştirmek ve deneyimlerini zenginleştirmek maksadıyla bilgi dağıtımını ve bu bilgiden yararlanmayı teşvik ederler. Bu bakımdan, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları, özellikle göz önüne alınır.

[2] “Özürlülerin Haklarına Dair Sözleşme”nin hemen “Giriş” kısmının (r) fıkrasında “Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin Taraf Devletlere yüklediği mükellefiyetleri hatırlatılarak, özürlü çocukların diğer çocuklarla eşit şartlar altında tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam olarak istifade etmeleri gereğine vurgu yapılmaktadır. “Özürlülerin Haklarına Dair Sözleşmesi”nde “ayrımcılık yapmamak”, “özürlülerin topluma tam ve etkin katılımının sağlanması” ve “fırsat eşitliği” gibi özürlü hakların temel ilkeleri de belirlenmektedir. Özürlü çocuklar bağlamında temel ilkelerin başında ise “gelişim kapasitesine ve kendi kimliklerini koruyabilme haklarına saygı duyulması” gelmektedir. [m. 3; (h)]. 7. maddesi ise özürlü çocukları, doğrudan ele almakta ve “Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin genel ilkelerine ve 23. maddesine uyarak, taraf devletlerden biri olarak Türkiye’ye de önemli sosyal ve siyasî sorumluluklar yüklemektedir. 1.) Taraf devletler, özürlü çocukların bütün insan haklarını ve temel özgürlükleri diğer çocuklarla eşitlik temelinde tam olarak kullanması için gereken tedbirleri alacaklar. 2.) Özürlü çocuklarla ilgili bütün eylemlerde, çocuğun üstün yararı birincil öncelik olacaktır. 3.) Taraf devletler, özürlü çocukların kendilerini etkileyen bütün konularda görüşlerini özgürce ifade etme hakkına sahip olmasını, yaşlarıyla ve olgunluklarıyla uygun bir şekilde görüşlerine gereken değerin verilmesini güvence altına alacaklar; bunu diğer çocuklarla eşitlik temelinde gerçekleştirecekler; engellerine ve yaşlarına uygun yardımlarla bu hakkın anlaşılmasını sağlayacaklar.

[3] Tevekkül tavsiye edilmektedir. Allah’a sağlam bir şekilde iman etme ve güvenmenin bir yansıması olan tevekkül, çalışmayı ve sebeplere sarılmayı terk etmeden, en iyi neticeyi almak için, yine de dünyevî boyutuyla maddî ve manevî şartlara uygun olarak gerekli tedbirleri almak ve oluşan neticeye razı olmaktır. Tevekkül, nihayetinde her halükârda kaderine ve hâline razı olma hâlidir. Tevekkül eden şuurlu özürlüler, sağlık gibi bir nimetten mahrum olmanın ıstırabını ruhunda yaşamayacaktır. Tam tersine özürlülüklerinde bile bir nimet görebilecektir. Nitekim mahrumiyet gibi görülen bazı şeylerin kişi hakkında hayırlı olabileceğini ifade eden ayetler de vardır. Bunlardan bir tanesi bu konuya açıkça vurgu yapmaktadır: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara; 2/216). Aslında her bela ve musibetin içinde tahmin edemeyeceğimizden bile fazla bir nimet gizli olarak yerleştirilmiştir. Özürlülük durumuna ehemmiyet vermeyen bir kişi, o özürlülüğün olumsuz etkilerinden kısmen veya bütünüyle zamanla kurtulabilir ve psiko-somatik hastalıklardan uzak kalır. Özürlülük hâliyle sarsılmayan ve kaderin tecellileri karşısında huzur duyabilecek seviyeye gelmiş olan özürlü bir genç, tam anlamıyla rıza şuuruna da kavuşmuş olur. Zaten rıza da, başkalarının üzülüp, şaşırıp dehşete düştükleri olaylar karşısında gönül mekanizmasının sükûn ve huzur içinde olmasıdır. Bu yönüyle özürlü bir genç, başkalarına ne kadar bağımlı olursa olsun, haddizatında manen güçlüdür. “İnsanların en güçlüsü olmak isteyen kimse Allah’a tevekkül etsin” (Câmiü-s-Sağir; 2002: 3658) hadisi de zaten buna işaret eder.

[4] Hayatın zorluklarına ve dünyevî musibetlerine dayanmak bazen o kadar güç ki, eğer Yaratan ve O’nun gönülleri ferahlatan rızası olmasaydı insanın hadiselerin karşısında boğulmaması kaçınılmaz olurdu. Eğer Kuran’ın nurundan gelen teselli edici manevî teskinler olmasaydı birçok inançlı insanın dahî zorlukların karşısında dayanması fevkalade güç olurdu. Onun için, Allah’a teslimiyet, Yaratan’a yönelmek ve O’na sığınmak ruh sağlığı açısından çok önemlidir. Yaratan’a bu inançla sığınmak, ruhumuzun ve hayatımızın nuru olduğu için, bakıma muhtaç insanın kalbi her zaman rahatta olacaktır. Musibetler ve rahatsızlıklar, artık insan için bir yük olmaktan çıkar. Yaratan’ın her tasarrufuna razı olan bakıma muhtaç kişi, yalnızlık, korku, endişe ve yabancılık hissiyle artık manen sıkılmaz. Bir Peygamber sözü olan “Biz, Rab olarak Allah’tan razıyız” ifadesi, bakıma muhtaç kişi için en büyük manevî teselli kaynağıdır. İbrahim Hakkı Hazretlerinin, “Gelse celâlinden cefa, yahut cemalinden vefa, İkisi de câna safa, lütfun da hoş kahrında hoş” sözleri de, rıza ve teslimiyet adına dile getirilmiş önemli bir bakıştır.

[5] Sabır, dinin gösterdiği yolda sebat etme, sosyal hayatta veya beşerî münasebetlerde doğabilecek bir çok olumsuzluğa ve acıya katlanma, insanın kendi gücü ve iradesi dışında ve maddî-manevî yönleriyle değişik türde tezahür eden sıkıntı, bela, musibet, güç ve meşakkatlere karşı heyecana kapılmadan, tedirgin olmadan, fevrî hareketlerde bulunmadan, paniğe kapılmadan, şikayet etmeden fakat soğukkanlılıkla mukavemet etmektir. Zor ve nefse ağır gelenlere karşı tahammül gösterme, insan tabiatına genelde aykırı olan zorunlu hâllere uyma gibi yerine getirilmesi bazen hayli güç ve fakat bunların üstesinden gelebilmenin sonucunda insana manevî rahatlık veren, hayatta muvaffak olmayı ve kemâle ermenin sırrını ve faziletini öğreten pozitif tutum ve sosyal davranışların bütünüdür. Allah'ın imtihanı olarak özürlülük gibi üzücü olaylara sabır, sabrın en büyüklerindendir. Sahabilerden biri: “Kişi eziyete sabretmedikçe (iman yolunda sıkıntılara katlanmadıkça) kişinin imanını iman saymazdık” demiştir. Çünkü bu, peygamberlerin sabrıdır. Savması, kulun elinde olmayan Allah'ın sınavıyla ilgili musibetlere sabır, insana büyük kazançlar sağlar. Hastalık, sakatlık ve bundan kaynaklanan bakıma muhtaçlık gibi imtihanlar, bu çeşittendir.

[6] İlgili madde, “özürlü kişilerin yaşamlarını öncelikle bulundukları ortamda sağlık, huzur ve güven içinde sürdürmesi, toplum içinde kendi kendilerini idare edebilecek ve üretken hâle gelebilecek şekilde bakım ve rehabilitasyonlarının yapılması, bunlardan ihtiyacı olanların geçici veya sürekli bakım altına alınması veya bunlara evde bakım hizmeti sunulması esas”ına yöneliktir. Yasa’ya göre; özürlülere yönelik bakım hizmetlerini, bakım hizmetlerinin sunumunda kişinin biyolojik, fiziksel, psikolojik ve sosyal ihtiyaçları da dikkate alınmak (md. 8) şartıyla SHÇEK- Genel Müdürlüğü’nden ruhsat alan gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşları verebilirler (m. 7). Bakım hizmetlerinin standardizasyonu, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü koordinasyonunda çalışmalar yürütülür ve bakım hizmetleri ile bakımın nitelikli temini sağlanır (m. 8). Özürlüler Kanunu, bakım hizmetlerinin, kurum bakımının yanı sıra evde bakım modeliyle de sunulabilmesine imkân tanımaktadır. Yasanın “öncelikle kişinin sosyal ve fiziksel çevresinden ayrılmaksızın hizmetin sunulması esas alınır” şeklindeki hükmünden bakım hizmetlerinde evde bakıma öncelik verdiği anlaşılmaktadır (m. 9).

KAYNAKÇA

Yazar veya Kurum Adı Bulunan Kaynaklar

Alper, Yusuf ve Rabihan Yüksel ARABACI (2010); “Yoksullukla Mücadele, Vatandaşlık Geliri ve Aile Ödenekleri Sigortası”; Türk-İş Dergisi; Sayı 389; Mayıs Haziran.

Câmiü-s-Sağir; (2002); C. 4; Yeni Asya Neşriyatı; İstanbul; No: 3658.

İstanbul Ticaret Odası; (2009) İstanbul Özürlüler İstihdam Araştırma ve Geliştirme Raporu 2009; (Henüz Yayınlanmamış); İstanbul.

Narin, Mine; (28.11.2009); “İnsanlık için fark oluşturabileceğim bir iş yapmak istiyorum”; Zaman Gazetesi; CumaErtesi Eki.

Oto, Remzi; (1999); Zihinsel Özürlü Çocukların Aileleri: Aile İşlevleri ve Durumluk Kaygı Düzeyleri; H.Ü, Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu; Prof. Dr. Sema Kut’a Armağan; Yayın No: 4; Ankara.

Selek Öz, Cihan; (2010); Sosyal Belediyecilik Bağlamında Evde Bakım Hizmetleri (İstanbul, Ankara Ve Kocaeli Büyükşehir Belediyeleri Örnekleri); (Yayınlanmamış Doktora Tezi); Sakarya Üniversitesi; Sosyal Bilimler Enstitüsü; Adapazarı.

Seyyar, Ali; (21-24 Aralık 2009)."21. Yüzyılın Sosyal Sorunlarının Çözümünde Yerel STK'ların Yeni Rolleri: Gaziantep'teki Vakıfların Sosyal Politika Potansiyeli" Uluslararası Antep-Halep Vakıfları Sempozyumu.

Seyyar, Ali; (Editör); (2008); Manevî Sosyal Hizmetler; Rağbet Yayınları; İstanbul.

Seyyar, Ali; (2006); Özürlülere Adanmış Sosyal Politika Yazıları; Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Yayınları; Adapazarı.

Seyyar, Ali; (2007); Sosyal Hizmetlerde Bakım Terimleri (Ansiklopedik Sözlük); Şefkatli Eller Yayınları; Ankara.

Seyyar, Ali; (2008); Sosyal Siyaset Terimleri; II. Genişletilmiş Baskı; Sakarya Kitabevi; Adapazarı.

Seyyar, Ali; (2004); Teorik ve Pratik Boyutlarıyla Sosyal Bakım; T.C. Başbakanlık; SHÇEK-Genel Müdürlüğü; Ankara.

Seyyar, Ali; (2010); Tıbbî Sosyal Hizmetlerde Manevî Bakım; (II. Baskı); Rağbet Yayınları; İstanbul.

Tufan, İsmail; Arun, Özgür; (2006); Türkiye Özürlüler Araştırması 2002; İkincil Analiz; TÜBİTAK; Proje No: SOBAG-104K077; Ankara.

Witterstaetter: Kurt; (1995); Soziale Sicherung; Luchterhand Verlag; Berlin.

Yeni Şafak; (16.06.2009.); Korunan Kadın Bilinçli Kadın Kampanyası Başladı.

Yasal Kaynaklar

1959 tarihli “BM-Çocuk Hakları Bildirgesi”.

1976 tarih ve 2022 sayılı “65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun”.

1983 tarih ve 2827 Sayılı “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun”.

1989 tarihli “BM- Çocuk Hakları Sözleşmesi”.

2003 tarih ve 4857 sayılı “İş Kanunu”.

2004 tarih 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu.

2005 tarih ve 5378 sayılı Özürlüler Kanunu.

2006 tarih ve 26183 sayılı “Korumalı İşyerleri Hakkında Yönetmelik”.

2006 tarihli “Bakıma Muhtaç Özürlülerin Tespiti ve Bakım Hizmeti Esaslarının Belirlenmesine İlişkin Yönetmelik (Bakım Tespit Yönetmeliği).

2006 tarihli “BM Özürlülerin Haklarına Dair Sözleşme”.

2006 tarihli Özel Meslekî Rehabilitasyon Merkezleri Hakkında Yönetmelik.

2010 (12 Eylül) tarihli yeni T.C. Anayasası.
Kaynak: http://sosyalsiyaset.net/documents/25022011.asp

Yazı Kategorisi: